Aralık 2009 için arşiv

05
Ara
09

serzeniş’ten merhaba…

İnsan ilişkilerinin metalaştığı, kapitalizmin her gün yeniden üretilmesi sorunun insanlığın özgürleşmesi sorunun önüne koyulduğu, tüketmenin “özgürlük” olarak pazarlandığı, sanatın, kültürün asli anlamlarından koparıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağda yaşayan insanlar kendi hayatlarına kendileri biçim veremiyor. Nesnesi olduğu hayatın öznesi olmasına izin verilmiyor. Ancak çevresindeki bütün mesajlar, kendisini özne gibi hissetmesi için tasarlanıyor. Tükettikçe, düzene bağlandıkça, düzen tarafından kullanıldıkça özneleşeceğini sanan birey her gün kitle toplumunun içinde biraz daha eriyor.
Piyasalaşma yaşamın her alanını ele geçiriyor. Piyasalaşan medya niteliksizleşiyor, araçsallaşıyor. Rekabetçi medya kuruluşları için kamu yararı ilkesi masal oluyor. Her şey daha fazla reyting için yapılıyor. İlkesizlik genel ilke halini alıyor. Piyasalaşan eğitim, eğitimin asıl amacını unutturuyor. Eğitimi hak olmaktan çıkartıp, parayla alınıp satılabilen bir mal haline getiriyor.
Politika hayatın her alanından soyutlanıyor. İnce ince hesaplanan planlarla, eğitim taktikleriyle olmadı darbelerle yapılan bu apolitizm harekatı, insanların hayata müdahale etme hakkını ellerinden alıyor. Politikayla ilişkisi kestirilen bilim evcilleştiriliyor, sanat metalaştırılıyor.
Egemenler tarafından çok önemsenen bu apolitizm harekatı özellikle üniversitelerde itinayla uygulanıyor. Geçmişten bugüne toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklere başkaldırılarda en duyarlı kesimi oluşturan üniversite öğrencilerinin politikayla ilgilenmemesi için YÖK gibi bir kurum kurulabiliyor.
Kısacası kötü zamanlarda yaşıyoruz. Ancak bizden kötü zamanlarda yaşayanların, bizden daha iyi gelecekleri tahayyül ettiğini, bu gelecekler için mücadele ettiğini de biliyoruz. Biz de elimizden geldiğince bu düzenin pisliklerini gösterip, temiz bir gelecek için yazılar yazacağız. Fanzimizi bu yazılarla çıkaracağız. Sistemden rahatsız olan herkesin yazıları bu fanzinde yer alabilecek.  Şiir, öykü ve denemeler de bu sayfalarda yer alacak.
Bu fanzin aracılığıyla bu sisteme bir serzenişte bulunuyoruz. Serzeniş’imizi büyütmemiz, büyütmeniz dileğiyle…

Serzeniş

Reklamlar
05
Ara
09

bir garip stant

Geçen gün okulumda otururken bir hareketlenmenin olduğunu fark ettim.
Kantin girişine bir masa kuruldu acilen.Tanımadığım tipler masanın başında.. Kolilerle bir şeyler taşıyorlar habire masaya… ‘’Allah Allah’’ dedim. Sanırım bir stand kuruluyor. Ama nasıl olur rektörün onayladıkları standlar bile açılamaz bizim okulda. Hatta kurulan kulüplerin tanıtımı bile yapılamaz…
Tabi ticari işletmeler para karşılığında açabiliyorlar. Mesela geçen yıl prezervatif bile dağıtmışlardı. Onlar zararsızmış hem okula da para kazandırıyormuş. En azından dekan öyle diyor… Var burada bir iş dedim. Gözlemlemeye devam ediyorum…
Sonra o kolilerden dosyalar çıkmaya başladı… Öğrenciler toplanmaya başladı masanın yanına… Alıyorlar bir bir… İneyim bakayım dedim…
Tabi olayı sonrasında anladım. Emniyet Müdürlüğü açmış meğer. Yanımdan biri geçiyordu almış bir tane arkadaşına gösteriyor. Belli ki yenilerden biri…
Diyor ki arkadaşına:
‘’Bak lan herkesle konuşmayın yazıyor’’
05
Ara
09

yök; üniversitelerin yozlaşmasının, susturulmasının, gericileştirilmesinin resmi adıdır!

12 Eylül faşist darbesi ülkemizde aydınlığa, umuda, özgürlüğe ve eşitliğe dair ne varsa boğmak istiyordu. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, onlarca insan idam edildi, yüzlercesi yargısız infazlarla katledildi. Tabi üniversiteler de bu darbeden nasibini aldı.
Kuşkusuz YÖK, bu faşist darbeden bağımsız düşünülemez. İki Kurmay Yarbay, iki Kurmay Albay, Milli Eğitim Bakanlığı Danışmanı ve hukuk müşavirlerince hazırlanan bir yasayla 6 Kasım 1981 tarihinde YÖK kuruldu.
Yapılmak istenen ülkeye biçilen kefenin üniversitelere de giydirilmesiydi, giydirildi de nitekim…
YÖK’le birlikte binlerce öğretim üyesi, öğretmen ve çalışanın işine son verildi, yine binlercesinin görev yeri değiştirildi. Üniversitelerdeki işte bu gerici sistemin gelişi de YÖK’le birlikte oldu.
1984’ten bu yana öğrenciler har(a)ca bağlandı.
Üniversitelerde döner sermaye çarkları kuruldu.
Özel üniversiteler açılarak eğitimin ticarileştirilmesinin de temelleri atıldı.
05
Ara
09

özgür doğan insan

İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar. Jean Jacques Rouesseau
İnsan, doğumundan yaşamı son bulana dek daha çok toplumsal düzene ayak uydurmasını sağlama amaçlı çeşitli kurumlar içerisinde bulur kendini. Bunlardan ilki, ailedir. Sahip olduğu din, mezhep, etnik köken, konuştuğu dil, mensup olduğu sınıf gibi toplum içerisinde o ailenin sosyal konumunu belirleyen nitelikleri önceden bilemeyeceği ve seçme şansının kendisine sunulmadığı bir aile içerisine doğar. Hiyerarşiyi ilk olarak burada öğreneceği ailede, anne ve baba iktidara, çocuklar ise halka benzetilebilir. En büyük kardeşin küçükler üzerinde bir üstünlüğü, anne baba gözünde önceliği söz konusudur. Yalnız, toplumun bu en küçük kurumunda sevgi ile birbirine bağlanmış, itaatin, üyelerin sevgisinden kaynaklandığı bir birlikte yaşam vardır.
Büyürken çevresiyle uyum içinde yaşaması öğretilen çocuk, kendi ile ilgili karar alma yetkisine sahip olmadığından önce ailesi tarafından bir oyun hamuruymuşçasına şekillenecek, uygun görülen bir eğitim kurumunda başlayan öğrenim hayatı boyunca ise bu süreç devam edecektir. Ailenin maddi durumuna göre çocuğu için tercihte bulunduğu okulda kendisi gibi giyinmiş yüzlerce çocuğun arasında yalnız tenefüslerde ve okul sınırları içersinde koşup oynarken kendisini özgür hissedecek, zilin çalmasıyla başlayan ders saatleri süresince dersin düzenini bozacak hal ve hareketlerden kaçınacaktır. Aksi takdirde bu durum derslerinde ne denli başarılı olursa olsun sevilmemesine neden olacak, sevilmediğini hisseden çocuk ise mutsuz olacağından sistem tarafından yürütülen tek tipleştirilme sürecine bu sefer kendi isteği doğrultusunda dahil olacaktır. Kurallara uygun davrandığı takdirde kimsenin onore etmeyeceği çocuk, cezalandırılma korkusu ile tek tipleştiği kadar uzaklaşacaktır kendisinden. Böylece bastırdığı tüm eylemlerini, eylemsizliklerini ancak rüyasında gerçekleştirebilecektir. Sistemin üzerinde kurduğu baskı ile büyüyen insan, en özgür olduğunu hissettiği anlarında bile bunun bir algı olduğunu bilemeyecektir.
05
Ara
09

cüzdan

I

—Her 1 dakikada 5 yaşın altında 12 çocuk açlıktan hayatını kaybediyor.
—800 milyon insan yeterli beslenemiyor ve 2 milyar insan içecek temiz su bulamıyor.
—358 küresel milyarderin serveti dünya nüfusunun yarısının yıllık gelirine eşit.
—Dünyadaki insanların yarısı günde 2 dolardan az parayla yaşamaya çalışırken silahlanmaya saatte 100 milyon dolar harcanıyor.
—Askeri harcamalara sadece 18 dakika ‘’dur dense dünyada susuzluk çeken 2 milyar insana temiz içme suyu sağlanabilir. ( Ya da dünyadaki tüm golf sahaları bir gün sulanmasa) Bir nükleer deniz altının maliyetiyse, 48 milyon insanın temiz su içmesine bedel!
—Kirli su nedeniyle her 15 saniyede bir çocuk dizanteri, tifo, kolera gibi hastalıklardan ölüyor.
—Gelişmiş bir devlet askeri harcamalarını 10 haftalığına kestiği takdirde dünyadaki açlık sona erdirilebilir.
—Açlığı sona erdirmek için her yıl 40 milyon ton hububat yeterliyken, zengin ülkeler hayvan beslemek için her yıl 540 milyon ton hububat tüketiliyor.
—Asya’da yaşayan 1 milyar 270 milyon çocuğun yaklaşık yarısı (600 milyon) yoksulluk içinde.
—Her gün 24 bin kişi, yani saatte bin kişi açlıktan ya da açılığa bağlı sebepten ölüyor.
—Günümüzde ‘’gelişmekte olan’’ ülkelerdeki her 10 çocuktan biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Bu oran son 50 yılda %28 arttı.
—Tek bir uçak gemisine harcanan parayla 400 bin insan bir yıl boyunca sağlıklı beslenebilir.
—Küresel gaspçıların militarist aygıtı ABD’nin Afganistan’a saldırısı sonrasında buradaki eroin imalatı 20 kat arttı.
—Uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelir, 700 milyar dolar civarında yani buradaki ekonomisinin toplamının dörtte üçü kadar.
—Herkese ekmek değil ama kişi başına 1,8 ton patlayıcı düşüyor.
—Bilinen 70 bin ton kimyasal silah depolarda bekliyor.
—Dünyadaki askeri harcamalar 1 trilyon dolarlık bir pazar oluşturuyor.
—13 milyar dolar dünyadaki temel sağlık sorunlarını asgari ölçüde çözebilecekken AB ülkeleri 13 milyar doları salt parfüme harcıyor. ABD’de ise evcil hayvan mamalarına 17 milyar dolar harcanıyor.

Okumaya devam edin ‘cüzdan’

05
Ara
09

tükenen insan

Yegane amacı maddi üretimi ve tüketimi üst düzeye çıkarmak olan ve bilgisayarlarla yönetilen, makineleşmiş koskoca bir toplum; işte bize ilerlemenin ve var olmanın tek koşuluymuş gibi gösterilen günümüz ekonomik sisteminin vaat ettiği uygarlık düzeyi budur. Her şeyin dört dörtlük işlediği bu sistem, tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vererek yaşamla, bireyle ve doğayla olan bağını yitirdi. Yaşamı rutin olanın girdabına sürüklerken, bireyi de daha çok kazanmak ve daha çok tüketmekten, yani işlem hacmini arttırmaktan başka kaygısı olmayan, edilgin bir nesneye dönüştürmüş ve doğal kaynakları fütursuzca sömürerek dünyayı büyük felaketlerin eşiğine getirmiştir. Artık bu gün geldiğimiz noktada büyük bir ikilemle karşı karşıyayız; iyi işleyen bir ekonomi için ruhsal problemleri olan bireyler ve iklimsel felaketler yaratmak zorunda mıyız, yoksa üretim ve teknik gelişmeyi insanın yararına ve doğaya saygılı olacak şekilde düzenleyebilir miyiz?
Kapitalizmin ilk dönemlerinde üretici sınıfın sömürülmesi söz konusuyken bu gün tüketicinin sömürülmesi durumu giderek ağırlık kazanmıştır. Özellikle ikinci dünya savaşından sonraki üretim patlaması ve sermayenin uluslararası alanda hızla yayılması, pazarları genişletme çabasının yanı sıra istikrarlı bir tüketimi de kapitalist çıkarlar adına gerekli kılmıştır. Bu durum üretimi organize eden fabrika tipi yapıların yanında bireylerin tüketim alışkanlıklarını organize eden ve satın alımı ihtiyaçlar düzeyinden çıkaran, alanları da gerekli kılıyordu. Buna bağlı olarak toplumda tüketimin geçmiş dönemlere göre olumsuzluk içeren boyutundan kurtulmasına yönelik değer yargıları yaygınlaştırılmış ve reklam, pazarlama gibi usullerle bu gün tüketim kültürü dediğimiz anlayış egemen sınıflar tarafından toplumda hakim kılınmıştır.
05
Ara
09

kapitalizmin oyuncağı kadın

Saldırgan nefret düzenine dayanan tutucu ekonomilerde ev insancıl duyguları sürdüren son sığınak ortaklaşa duyguların varolabileceği son yer olarak tanımlanıyordu.Bu tanımlamayı yapanlar aile içindeki kadın erkek rollerinin kapitalizmin korunup sürdürülmesinin bir gereği olabileceğini düşünmemişlerdir.
Geleneksel ve tarihsel olarak kadınların alanı aile,ev ve kişisel ilişkileri kapsayan özel alan iken erkeklerinki resmi iş ve üretimin alanı olan kamusal alandır.Oysa kadınlar her zaman çalıştılar ve erkeklerinde hep bir kamusal alanı vardı;bu yüzden özel kamusal alan derin bağlar gizleyen ideolojik ayrımdan ibarettir.
Geleneksel aile yapısında genelde erkek evin geçimini sağlar,erkeğin maddi yükümlülüğü elinde tutması kadının evine ve erkeğe hizmet etmesini getirir.Toplumda insancıl dayanışma olarak nitelendirilen bu hizmetler kadına bir görev olarak dayatılır.Yani kadın erkeğin cinsel arzularını giderme ve çocuk doğurma görevinide üstlenmiş olu
r.Evde oturan kadın çalışmayan insan olarak nitelendirilir.Kadın işe gitmez fakat uyanır uyanmaz iş yapar.Kadın için ev iş demektir işse ev.Bu yüzden kadın ev içinde en büyük fedakarlığı yapar.Bu fedakarlık kendisini genel yaşamın dışında bırakır ve toplumsal olaylara katılmayan yeni toplumsal duyarlılıklara yabancı kalan bir insan haline dönüşmesini sağlar.Kadının kişisel ilişkilerindeki rekabeti,ev içi hırsı ne kadar çok artarsa topluma olan duyarlılığıda bi o kadar azalmış olacaktır.



serzeniş

Serzeniş, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından çıkartılan bir fanzindir.

iletişim

fanzinserzenis@gmail.com

Arşivler