Archive Page 2

05
Ara
09

medyayı okuyup yazmak üzerine

Sonunda devlet de, dizginlerini saldığı medyanın zıvanadan çıktığına ikna olmuş olacak ki “medya okuryazarlığı” kavramına pek bir önem verir oldu. Artık ilköğretim döneminde verilen derslerle insanlarımız medyayı “okuyup yazmayı” öğrenecek. Tabii ki bu eğitim sadece çocuklarla sınırlanmayacak, çeşitli araçlarla yetişkinler de bu sürece dahil edilecek. Böylece insanlarımız büyüyünce yurttaşlaşacak, medya tarafından verilen mesajları olduğu gibi kabul etmeyecek, “farkındalık” sahibi modern bireyler olacak. Kısaca devletimiz ağızlara pelesenk olmuş “millet izliyor ki televole var kardeşim” tartışmasını bilimsel yöntemlerle çözme derdine düştü.
Bilimsel çevrelerde oldukça ciddi tartışmalara neden olan, buna bağlı olarak hakkında kesin vargılara varılamayan bu kavramın ülkemizde kesin çözüm getiren bir ilaç gibi sunulması da ayrı bir sorun. Görülen her yerinden eleştirilebilecek ülkemiz medyası üzerinden, pratik örneklerle bu girişimin sınırlarını çizmek gerekiyor.
Hangi medyayı, nasıl okumak?
Medyanın, kamuoyunu bilgilendirmekle görevli, toplumsal sorumluluğa sahip bir kuruluş olduğu savları, neo-liberalleşmeyle ömrünü doldurdu. Artık herkes medya organlarının toplumdaki çeşitli grupların çıkarlarını savunan bir araç olduğunu kabul ediyor. Daha genel olarak baktığımızdaysa medyanın, egemen sınıfın ideoloji üretmekteki en önemli kurumlarından olduğunu söyleyebiliriz. (İşçi sınıfının da gazete ve televizyonları var. Ancak bunların etkisi, burjuvazinin araçlarının etkisiyle karşılaştırılmayacak kadar düşük)
05
Ara
09

geç kalmış havadislerle bugünü değerlendirelim

Öncelikle öğrenciliğin zor zanaat olduğunu belirterek başlayalım işe. Neticede kapital diye adlandırdığımız olgunun hayatın tüm kollarında hüküm sürdüğü bir sistemde aksi bir beklentiye sahip olmak yanlış olurdu zaten. Gelelim bir de bu işin her gün kendini geliştiren örneklerine. Geçtiğimiz aylarda 2008-2009 akademik yılı çoğu üniversitede tamamlanmışken YÖK tarafından bir açıklama yapıldı; üniversite har(a)çlarına %8 ile %500 arasında değişen zamlar yapma kararı alınmıştı. Üniversite öğrencileri zaten her yıl artmakta olan har(a)çlardan rahatsızken bu artışlar yetmezmiş gibi bir de yüksek derecede zam oranlarıyla karşı karşıya kaldılar.
Gerçekleştirilmesi düşünülen bu zamlar hem anne-babalar hem de öğrenciler açısından sorun teşkil ederken zamlara karşı ilk tepkiler gelmekte gecikmedi. Bu haberin basın tarafından duyurulduğu haftanın içerisinde Disk’e bağlı Genç-Sen ( Öğrenci Gençlik Sendikası )  bir eylem düzenledi ve hemen ertesi günü Facebook üzerinden örgütlenerek eylem çağrısında bulunan başka bir öğrenci gurubu da  bir eylem gerçekleştirdi. Daha sonra Öğrenci Kolektifleri, Gençlik Muhalefeti gibi grupların da artırdığı eylemlerle tepkiler gün geçtikçe büyümeye ve basında da yer bulmaya başladı. Tabiî ki bu eylemlerde öğrenciler ve gençler yalnız değillerdi anne-babalar ve duyarlı insanlar da oradaydılar. Yaşananların en güzel kısmı ise eylem esnasında çevreden geçen insanların ve özellikle de kadınların, annelerin eylemin yapılış sebebini öğrendikten sonra kortejlere dahil olmaları, megafonu ellerine alıp verdikleri desteği dillendirmeleriydi.Bu da insanların her gün omuzlarına yüklenen zamlardan dolayı ne kadar öfkeli olduklarının göstergesiydi.
05
Ara
09

kapital’in mangası

Karl Marx’ın Kapital isimli eseriyle ilgili bilinen bir hikaye vardır: 1800’lerin sonunda Kapital’in Rusça çevirisi çarlığın sansür kuruluna gönderilir. Kurul Kapital için; sakıncalıdır, ancak halkın anlayamayacağı kadar karışık bir kitap olduğu için yayınlanabilir, kararını verir ve Kapital Rusça basılıp, dağıtılır. Rusça Kapital çok okundu mu, anlaşıldı mı, onu bilemiyoruz. Ancak Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’yle işçilerin iktidarı aldığını göz önüne alırsak, kurulun öngördüğü gibi hiç anlaşılmadığını söyleyemeyiz.
Kapitalist üretim ve yeniden üretim tarzının işleyiş yasalarını anlatan Kapital’i okumak bugün de çok zor görülmekte. Bu yapıta korkulu gözlerle bakılmakta. İşte bunu yenebilmek, Kapital’e keyifli bir ön okuma yaratabilmek için Japon East Press şirketi tarafından üretilen Kapital’in manga (Japon çizgi roman türü) tarzında uyarlamalarının ilk cildi Yordam Kitap tarafından Türkçe’ye çevrildi. Aslında Manga Kapital’e uyarlama demek zor. Çünkü bu kitapta Kapital’de yazılanların çizgisel karşılığı yok. Bir peynircinin patronlaşması öyküsü etrafında, Kapital’deki tanımlar, terimler bilimsel değil romantik bir üslupla açımlanıyor.
05
Ara
09

ayakkabının gazetecilikle imtihanı

IMF: Uluslar arası bir para fonudur. Biraz halk ağzıyla  nitelersek; küresel boyutta çalışan Waşhington merkezli bir tefecidir. Neden tefecidir? Çünkü  savaşlarla sömürdüğü ülkelerin kaynaklarını kendi cebine doldurmuş ve büyük bir güç haline gelmiş devletlerin oluşturduğu bir sermaye birliğinin yönetimidir. IMF elinde bulundurduğu sermayeyi, sömürerek yoksullaştırdığı geri kalmış ülkelere kredi açar. Kredi açtığı ülkelerde kısa vadeli bir ‘Lale Devri’ yaşanır. Yalnız bu Lale Devri’ni yaşayanlar yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan yoksul halk değil, patronlar, para babaları ve dönemin iktidarlarıdır. Halk ise bu durumun cefasını çekecektir. Neden tefeci diyoruz IMF’ye? Zira  geri kalmış ülkelere verdiği yüksek faizli krediler genelde devletler tarafından ödenecek cinsten değildir. (bizde her yeni gelen hükümetin ilk işi IMF ile masaya oturmak oluyor) Ülkeler yıllarca alınan kredilerin sadece faizlerini ödeyebiliyor. Süreç bu şekilde işleyince azgelişmiş ülkelerin yöneticileri IMF’e ve Dünya Bankası’na olan bağımlılıkla ülkelerini yönetir.  halkın sömürülmüş pozisyonda kalmasına yol açıyorlar. IMF’nin direktifleriyle Yönetilen ülkelerde her dönem kemer sıkma kandırmacısıyla memurlar, çiftçiler, işçiler geniş halk yığınları yoksulluktan kurtulamazlar.  Her geçen gün daha da yoksullaşırlar. Sefalete sürüklenirler. Bu yüzdendir ki IMF bir tefeciden farklı çalışmamaktadır. Emperyalizmin silahsız birimidir.
Yazımda asıl değinmek istediğim konu;  IMF’nin ülkemizi ziyaretinde yapılan protestolar ve öğrencisi olduğum gazetecilik bölümünün ilkeleri ve etik kurallarının işleyişi.
IMF ve Dünya Bankası kurmaylarının Türkiye ziyaretinin ilk gününde  IMF Başkanı Dominiqe Strauss Kahn’nın Bilgi Üniversitesi’nde ayakkabılı bir protestoya uğradı. Bu protesto, okuduğum bölümden  dolayı benim için öteki  protestolardan ayrılıyor. Selçuk Özbek içinde bulunduğu meslekten dolayı basın konseyleri ve ‘büyük gazeteci üstatlarımız’ tarafından yerden yere vuruldu. Büyük medya patronları ve iktidar yalakaları. fırsattan istifade ederek bu ‘iş bilir Ağabeylerimizin’  arkasında söz birliği oluşturdular.. Hepsi eylemin gerçek amacını çarpıtmaya çabalıyorlar. Acaba bu arka çıkmalarının sebebi  gazetecilikteki basın meslek ilkelerine bağlılıklarından mıdır?  Hiç sanmıyorum. Yırtınmalarının sebebi IMF’nin insanları kandırmalarına kanmayıp ses çıkarılmasından rahatsız olmalarıdır. IMF ve Dünya Bankası ile kendi cepleri için yapacak kârlı anlaşmaların bozulmasını istememektedirler. Her türlü ilkesizliği, mesleki ahlâksızlığı yapan burjuva medya kuruluşları, kapitalizmin “kurtuluş reçetesini” halka yedirmeye çalışan IMF Başkanı Kahn’a  papuç fırlatılınca basın meslek ilkeleri akıllarına geliverdi hemen. Ayakkabıyı fırlatan Selçuk Özbek bir gazeteci değil de sadece bir öğrenci v
eya bir işsiz olsaydı üzerine yapıştırılacak söz de hazırdır, geçmiş tecrübelerimizle;  “kendini bilmez bir gösterici’ ifadesi çok tanıdık geliyor kulaklarımıza… Yine aynı basın grupları reyting uğruna yapılan protestoyu magazinleştirmeye de yöneldi. Selçuk Özbek’in peşinden koşup canlı yayına çıkartma yarışından eksik kalmadılar.  Selçuk Özbek eylem için; ‘Eylemi bir gazeteci kimliği ile değil devrimci ve siyasi kimliği ile yaptığını, gazetecilerinin de bir insan olduğunu, dünyada yaşan adaletsizliğe, yoksulluğa, eşitsizliğe ses çıkarabilmeleri gerektiğini belirtti.
05
Ara
09

özgürlüğün tınısı: blues

1619 Senesinden başlayarak Amerika’ya getirilen Afrikalı zenci köleler, hiçbir sosyal hakları olmaksızın karın tokluğuna çalıştırılıyorlardı. Tarlalarda ağır şartlarda çalışırken biraz olsun yorgunluklarını unutmak için mısır koçanlarıyla ritim tutup şarkılar söyleyen bu insanlara Afrika’nın bozkırlarında bıraktıkları özgürlüklerini hatırlatan tek şey gökyüzüne bakmaktı. Çünkü nerede olursa olsun aynı renkteydi gökyüzü. Blues da ismini gökyüzünün renginden alır, yüzyıllarca sömürülen, hor görülen ve ayrımcılığa maruz kalan koskoca bir halkın umutlarından, emeğinden ve hayal gücünden yeşerir tınıları, zulme karşı silah olur ritim, sevgilinin saçlarından bahsetse de sözler, melodilere işlemiştir isyan ve özgürlük tutkusu.
1619 ilk zenci kölelerin Amerika’ya ayak bastığı tarihtir ve bunu Blues’un ilk tohumlarının atıldığı tarih olarak kabul edebiliriz. Gelen bu ilk köleler New Orleans ve Mempis bölgelerine yerleştirildiler, fakat Amerikan İç savaşının hemen ardından köleliğin kaldırılmasına rağmen ırkçı saldırılar nedeniyle kuzeye göç etmek zorunda kaldılar ve bu göç sırasında diğer göçmenlerden etkilendiler. Bunun sonucunda Blues müziğinde kullanılan enstrümanlar çeşitlendi. Kendi kullandıkları Afrika kökenli bir çalgı olan Banjo’nun yanında İrlandalı ve İskoç göçmenlerden kemanı,  güneylilerden ise mandolin ve gitarı öğrendiler. Böylece Blues, ilkel denebilecek ritme endeksli formundan kurtularak melodik açıdan gelişti, ama kendine has bir tür olma özelliğini yitirmedi
1900’lerin başına gelindiğinde birçok zenci şarkıcı ve söz yazarı tüm Amerika’da boy göstermeye başlamıştı ve bu müzisyenler bulundukları bölgenin sosyal, kültürel, etnik unsurlarından etkilenerek farklı Blues türleri ortaya koydular. Klasik blues alt yapısına bağlı kalmakla birlikte bu türler gitaristlerin tekniklerinde bölgeye özgü özellikler gösteriyor ve Memphis Blues, Texas Blues, Delta Blues gibi o bölgenin ismiyle niteleniyordu. Blues, başta Rock olmak üzere R&B, Soul, Rock’n Roll, Hip Hop gibi pek çok müzik türünün atası sayılmakla birlikte Caz gibi bir çok müziğin de gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Amerika’dan Sonra İngiltere’ye ve oradan da bütün dünyaya Louis Amstrong, B.B King, Eric Clapton, Stevie Ray Voughan, Jimi Handrix gibi pek çok ünlü müzisyen sayesinde yayılmış ve günümüzde de icra edilmekte ve dinlenmektedir. Farklı kültürel etkilerle büyük dönüşümler geçirdi blues. Mısır koçanlarından elektrogitara kadar giden uzun bir yolculuktur bu. Fakat özünde yatan, isyancı ruhu, çocuksu bir uçarılıkla harmanlayan o tınılarını hiç kaybetmedi.  Kimi zaman öfkeli kimi zaman duygusal, melankolik veya neşeli… Her bir parçada kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz yeni hikayeler anlatır size blues. Hüznün müziği olduğu kadar mizah da taşır, naif bir erotizm de. Kısacası bir yaşam biçimidir Blues.